18/02/2015

Reddetme sanatı


Ah trendler... Bizi baştan çıkarıp sonra da ortadan kaybolan trendler... Sizinle arama mesafe koyup kendimi keşfe çıkıyorum.


Hiçbir zaman körü körüne trendlerin takipçisi olmadım ama stilimin her sezonun ruhuna göre biraz tesir altında kaldığını inkâr edemem. Yüzlerce defile görüntüsü, modayla ilgili Instagram fotoğrafları, yeni giysiler derken pek çok kez sezon trendlerinin ufak ufak gardırobuma sızdığını fark etmişliğim var. Geçenlerde, Fransız trend tahmin ajansı Nelly Rodi’nin 2015 ilkbahar-yaz sezonunu irdeleyen kitabını karıştırırken okuduğum bir soru uzun süre zihnimde asılı kaldı: “Peki ya arkadaşlarımızın sayısını yüzlerle ifade ettiğimiz günümüzde, aslında tanımak istediğimiz esas kişi kendimizsek?” Modada tüm trendlerin çöpe atılması ve “normalleşmek” bile “normcore” adıyla bir trende dönüşmüşken kendimi tanımaya ve kimliğimi bulmaya hazır mıydım acaba? Trend ve giysi sarmalından çıkıp içimize dönmenin bir yolu olmalı diye düşündüm. Meşakkatli bir süreç olsa da, zaman, giysileri oburca tüketmek yerine trendlere “Hayır” diyerek biraz durma zamanı.

Yeni avcıları
Hepimiz öyle ya da böyle görselliğe bağımlıyız. En son ne zaman telefonunuzu elinize alıp Instagram’a hızlıca göz attığınızı düşünün. Ya da Pinterest’teki sokak modası fotoğrafları arasında ilham biriktirdiğinizi. Yeniliğe olan açlığımızı bir türlü doyuramıyoruz. Teknoloji sayesinde mesafeler kısalıp dünya giderek küçüldüğünden, kitleler halinde yeninin peşinden koşturuyoruz. Aynı kaynaklardan beslendiğimiz için de her yeninin özgünlük ömrü çok kısa oluyor. Böylece, her şey gelip geçici heveslere dönüşerek hayatımızın yeniler yığıntısının üzerinde birikiyor. Hele ki moda söz konusu olduğunda!
Vakti zamanında bir gazeteci, haute couture üstadı Cristobal Balenciaga’dan bir sonraki sezona dair yeni fikirlerini öğrenmek istediğinde “Hanımefendi, benim asla yeni fikirlerim olmaz” cevabıyla karşılaşmıştı. Yeniyle nefes alıp veren moda dünyasına karşı ne radikal bir duruş! Peşine takıldığımız bir sonraki trendle efsunlanırken bu cümleyi kulağımıza küpe yapmakta fayda var.

Modanın gelgitlerine karşı
Trendlere hayır diyebilmek için her şeyden el etek çekip inzivadaki bir keşiş misali yaşamamız gerekmiyor aslında. Fakat içe dönmek, zamanın ruhuna bir nebze olsun kulakları tıkamayı gerekli kılıyor. Kendimizi dinlemek için sükûnete ihtiyacımız var. Ancak bu sayede içimizden gelen seslere kulak kabartıp varoluşumuza dair aklımıza takılanlara kafa yormaya başlayabiliriz.  Bu sesler bize kim bilir neler söyleyecek.
Belki, seçtiğimiz kıyafetleri üzerimize giymek yerine, yarattığımız imajı giydirdiğimizi fark edeceğiz. Ya da giysi tercihlerimizi yaparken kimliğimizi bir kenara bırakıp belirli bir gruba aidiyet kazanmaya öncelik verdiğimizi göreceğiz. Ne olursa olsun arayışlarımız ve keşiflerimiz bizi daha önce ayak basmadığımız bir yere taşıyacak: Gerçek kimliğimize.
“Stil ikonu” etiketini kovalamak nafile. Sadece kendiniz olmanız yeterli. 27 senedir aynı elbise modelini giyen Amerikalı heykeltıraş Michele Oka Doner’a bir bakın. Women in Clothes adlı kitapta trendsavar tarzıyla ilgili şöyle diyor: “Hepimiz aşırılığımızda boğuluyoruz. Biz diyorum. Toplumumuz. Tüketime özendirmenin değerli bir sunak olmadığı da ortaya çıktı. Bu yüzden eksiltin.” Tarzının kilit kelimesi, “eksiltmek.” 1987 yılında Roma’da bulduğu, kaftanla Rönesans cüppesinin karışımı olarak tanımladığı bir elbiseyle gerçek anlamda özgün bir tarz yaratmış olan bu kadın, bugün aynı elbise modelinden 40 taneye sahip. Çok özel durumlar dışında bunlardan başka bir şey giymiyor.

Kimlik arayışı
Antik Yunan dönemi filozofu Epiktetos’un “Öncelikle kim olduğunu bil ve sonra kendini buna göre süsle” demesinin üzerinden yüzyıllar geçmiş olabilir. O gün olduğu gibi bugün de kendini bilmek ve kimliğini aramak emek ve sabır istiyor. Bu arayışta sorgulamak, durmak, düşünmek, ruhumuzun derinlerine inmeye çalışmak ve yüzleşmek var. Kolay değil ama denemeye değer. Neden mi? Çünkü giydiğimiz kıyafetler kimliğimizin aynası. Giysileri üzerimize yapıştırarak karton stiller oluşturmak çok kolay. Ama kimliğimizi bulup tam olarak bizi biz yapan giysileri seçerek özgün tarzımızı inşa edebiliriz. İşte o vakit trendler de vız gelir tırıs gider.

*Vogue Türkiye Ocak sayısında yayınlanmıştır.

07/01/2015

Giysiler zırh mıdır?

İş hayatında başarıyı yakalayan kadınlar için modanın sadece giyinmekten ibaret olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Londra’da açılan bir sergi; moda, kadınlar ve güç ilişkisini sorguluyor.


Giysiler konuşurlar. Dile gelip, giyinip kuşanana dair her şeyi ifşa etmezler ama kişinin kimliğini görsel yolla deşifre ederler. Seçilen her kıyafetin karşınızdakine mesajlar taşıması da bundan. Floral desenli fırfırlı bir gömleğin anlattıklarıyla, jilet gibi bir takım elbisenin dillendirdikleri aynı değil. Giysilerin iletişim gücü iş hayatında daha da artıyor. 80’li yılların kocaman vatkalı ceketlerinin, erkek hakimiyetindeki iş dünyasında varolmaya çalışan kadınların silahı olduğunu unutabilir miyiz? Neyse ki kadınlar ve moda o günlerden bu yana epey yol aldı. En azından artık vatkalarını zırh gibi kuşanmıyorlar!


Güçlü kadınların geçit töreni
Londra’da bulunan Design Museum’daki “Women Fashion Power” sergisi, moda, politika, finans ve sanat gibi farklı alanlarda söz sahibi üst düzey yöneticilerin modayla ilişkilerine bakarken modanın son 150 yıllık sürecini ele alıyor. Üç bölümden oluşan sergi, gelmiş geçmiş en etkili giyinen 16 kadının fotoğraflarıyla başlıyor. Eşinin ölümünden sonra otorite sağlamak için erkek giyiminden kodlar kullanan Mısır firavunu Hatşepsut ve Hillary Clinton burada. 150 yıllık moda tarihçesi bölümündeyse, korseden kurtuluştan pantolon giyiminin yaygınlaşmasına kadın modasındaki devrimler anlatılıyor. Son bölümdeyse günümüzün güçlü kadınlarının kıyafetleri, onların modaya dair görüşleriyle birlikte sergileniyor.
Bu güçlü kadınlar arasında Net-a-Porter’nin kurucusu Natalie Massenet, moda tasarımcısı Vivienne Westwood ve top model Naomi Campbell var. Bu isimler modayla özdeşleşmiş oldukları için onlara rastlamak şaşırtıcı değil tabi. Ancak Paris’in ilk kadın belediye başkanı Anne Hidalgo, Kazak finans grubu BATT’ın Başkanı Alfiya Kuanysheva ve İngiliz haber spikeri Kirsty Wark kuşkusuz serginin sürpriz katılımcılarından. Kariyerleriyle öne çıkan kadınların moda gibi “hafif” bir konuyla ilgili fikir beyan etmelerini bekler miydiniz? Mesela, Morgan Stanley’nin Asya Pasifik Başkanı Wei Sun Christianson’a kulak verelim: “Erkeklerin dünyasında çalışmama rağmen uyum göstermek için feminenliğimi bastırmamaya karar verdim.” Bir yanda feminenlik kutlanırken, diğer yanda rahatlığa paye veriliyor. İngiliz hayır kurumu Kids Company’nin kurucusu ve yöneticisi Camila Batmanghelidjh, yönetim kurulu toplantılarına ayağında Crocs’larıyla katılıyor ve “Eğer etkilemek için giyinirseniz çok etkileyici olmazsınız” fikrini savunuyor. Londra’nın ünlü butiği Browns’un sahibi Joan Burstein da serginin öznelerinden. “Giydiklerim sayesinde kendimi daha önemli hissettim mi? Asla. Giysilerimle kendimden emin olmalıyım” sözleriyle modayla güç ilişkisine kendi yorumunu katıyor.



“Women Fashion Power” sergisini 26 Nisan 2015 tarihine kadar gezebilir ve modanın dönüştürücü gücü üzerine kafa yorabilirsiniz.

*Vogue Türkiye Aralık sayısında yayınlanmıştır.

01/01/2015

Gösteriş tasarımcısı


Baş döndüren yükseklikteki topukları, renkli ve seksi detaylarıyla Brian Atwood tasarımı ayakkabılar birer estetik harikası. Yükseklik korkunuzu yenmek için geçerli bir sebebiniz var.


Brian Atwood sıkı bir Instagram ve Twitter kullanıcısı. Kişisel olarak ilgilenmediğinde takipçilerinin bunu hissettiklerine inandığı için sosyal medya hesaplarıyla ağırlıklı olarak kendisi alâkadar oluyor. Yazdığı cümlelerin sonuna ünlem koymayı seviyor. Üstelik tek bir ünlemin yeterli vurgu yapmadığını düşünüyor olmalı ki çoğunlukla üç tane birden kullanıyor. Ben de tasarladığı ayakkabıları bir noktalama işaretiyle anlatacak olsam kesinlikle ünlemi seçerdim. Zira topuklular söz konusu olduğunda lügatında “makul” kelimesine yer vermeyen bir tasarımcıyla karşı karşıyayım. “Göz kamaştırıcı, seksi ve çılgınca yüksek topuklu ayakkabıları seviyorum ve daima seveceğim” diyor.
Atwood, tıpkı tasarladığı ayakkabılar gibi bir ortama adım attığında anında fark edilebilecek bir duruşa sahip. Karizmatik, kendinden emin ve dikkat çekici. Sanat ve mimarlık eğitiminin ardından New York’ta bulunan Fashion Institute of Technology’de moda tasarımı okurken modellik yapmaya başlaması şaşırtıcı değil. Beş yıl podyumları arşınladıktan sonra 1996 yılında Gianni Versace’nin tasarım ekibine katılan ilk Amerikalı tasarımcı oldu. Markanın yükseliş devrindeki yıllarda orada çalışmanın ona neler kattığını merak ediyorum. “Versace modaevi hayal bile edemeyeceğim kadar iyi bir okuldu. İnandığım şeylerden asla taviz vermemem gerektiğini Gianni Versace’den öğrendim. Yaptıklarımı herkesin beğenmesini beklememeyi de” sözleriyle anlatıyor. Herkes beğenmiyor olabilir ama Atwood’un tasarımlarını giyen ünlü isimlerin listesi bir hayli kabarık. Anne Hathaway, Jennifer Lawrence, Cameron Diaz, Rachel Zoe, Madonna, Miley Cyrus, Lady Gaga ve Jennifer Lopez bunlardan sadece birkaçı. Henüz tasarladığı ayakkabılarla yürümemiş bir ünlüyü paylaşmasını istediğimde hınzır bir gülümsemeyle “Kate Middleton’ın ayakkabı konusunda biraz tavsiyeye ihtiyacı var” diyor.


Ayakkabıların inşası
Atwood, bebeklerine elbise diken tasarımcılardan olmasa da gençlik yıllarında dikiş dikmeyi öğrendiğini söylüyor. “17-18 yaşımdayken diktiğim kıyafetlerle evde defileler yapardım. Modellerim kimler miydi? Kız kardeşlerim ve arkadaşlarım.” Ailesindeki kadınlar ve özellikle annesi modaya olan tutkusunun şekillenmesinde rol oynamışlar. Annesinin her gün hazırlanıp evden çıkışını izlediği günler hâlâ hatırında.
Gianni Versace sayesinde tanıştığı kıyafet tasarımı alanından ayakkabıya geçişini anlatırken o günleri yeniden yaşıyormuş gibi görünüyor. “Kıyafet tasarlarken her zaman ayakkabı çizimleri yapardım. 90’larda ayakkabılar bugünkü kadar önemli değildi. Versace’nin ayakkabı ve aksesuar bölümünün baş tasarımcısı olduğumda sadece sevdiğim alana odaklanmaya başladım. 2001’de kendi markamı kurarken Donatella Versace’den izin aldım. İstifa edeceğimi düşündü ama ben beş yıl süresince iki işi bir arada yürüttüm. Versace ailesi İtalyan ailem gibi.”
Versace formasyonu, Atwood’un şaşaalı tasarımlarında kendini gösteriyor. Estetikle rahatlık arasında bir seçim yapmasını istediğimde tereddütsüz “Estetik” diyor. “Erkeklerin kafalarını çevirip bakmalarını, kadınların da ‘Ayakkabıların ne kadar güzel’ demelerini istiyorsunuz.” Bunun için biraz acı çekmeyi göze almaz mısınız?

*Vogue Türkiye Aralık sayısında yayınlandı.

08/12/2014

Moda hayatta mı?

Istanbul Fashion Incube tasarımcılarına danışmanlık vermek üzere şehre gelen Belçikalı tasarımcı Walter Van Beirendonck’la günümüz modasının ahvalini ele aldık.  


Erkek modasını uçlara taşımaktan çekinmeyen bir tasarımcı Walter Van Beirendonck. Tasarımlarıyla, zamanın sosyo politik olaylarına kendine has oyunbaz üslubuyla tepki veriyor. Tasarımcı kimliğinin yanı sıra Antwerp’te bulunan Royal Academy of Fine Arts’ta profesör olan Van Beirendonck, moda tasarımcısı adaylarını yetiştiriyor. 30 yıl önce ziyaret ettiği İstanbul’a bu kez geliş nedeni İstanbul Fashion Incube’un 10 tasarımcısıyla görüşüp onlara yön vermekti. Tasarımcılara verdiği en iyi öğüt, moda alanında çalışan herkesin kulağına küpe olacak türden: “Sabırlı olun, çok çalışın ve başarmak istediğiniz şeye odaklanın. Moda dünyasında hiçbir şey kolay değildir!”

Şu anki halet-i ruhiyeniz nasıl?
Uzun bir döngünün sonundaymışım gibi hissediyorum. Bir yandan yorgunum, diğer yandan da yaptığım işlerin sonuçlarından memnunum. İki haftalık tatilin ardından eylül ayıyla birlikte yeni bir döngüye giriş yaptım. Bir işkolik olduğumu itiraf etmeliyim. Çok sayıda farklı işle aynı anda uğraşmaktan zevk alıyorum ve bu bana enerji veriyor.
Modanın son zamanlardaki ruh hali hakkında ne düşünüyorsunuz?
Genel olarak biraz sıkıntılı çünkü para, pazarlama ve lüks holdinglerin boyunduruğu altında. Yaratıcılık geri plana düşmüş durumda. Farkını ortaya koymaktan çekinmeyen genç tasarımcıları özlüyorum. Bugün moda dünyasına baktığımızda en ses getiren işleri oldukça yaşlı tasarımcıların yaptıklarını görüyoruz. Yeni tasarımcılar ve yetenekler olmasına rağmen korkarım ki seslerini duyuramıyorlar. 


1990 ilkbahar-yaz koleksiyonunuzla birlikte modanın öldüğünü ilan etmiştiniz. Şova katılanlara dağıtılan gazete Walter Worlwide News’in manşetinde “Modayı kim öldürdü? Tecavüz ya da seks cinayeti?” diye sormuştunuz. Bu cinayetin faillerini bulabildiniz mi?
Moda dünyasına karşı eleştirilerim olduğu için bu sloganı seçmiştim. Bu dünyayı halen eleştirmeye devam ediyorum. Lüks moda holdinglerini canavar olarak adlandırmaya cüret edebilecek çok fazla tasarımcı olduğunu sanmıyorum. İnsanlar, öyle bir gazete dağıtmamın pazarlama stratejisi olduğunu düşünebilirler. Oysa ki bu tür şeyleri üzerlerinde çok fazla düşünmeden tamamen spontan bir şekilde gerçekleştiriyorum. İlk başta bana Belçika’dan gelen, acayip şeyler tasarlayan tuhaf adam gözüyle bakılıyordu. Neredeyse 30 yılın ardından yaptıklarımda belirli bir vizyon olduğunu anlamaya başladılar.
Moda, dev bir sektöre dönüştü. Bu sektörün bir parçası mısınız? Yoksa yabancısı mısınız?
Hem bir parçası hem de yabancısıyım. Her koleksiyonumun bir hikayesi olması benim için çok önemli. Dünyada olup bitenlere karşı tepkimi gösterebildiğim, sesimi duyurabildiğim koleksiyonlar... Aslında bu da beni biraz “yabancı” kılıyor.
1985’ten bu yana Antwerp’te Royal Academy of Fine Arts’ta eğitmensiniz. İstanbul’da da Fashion Incube’un tasarımcılarına danışmanlık verdiniz. Moda eğitimi alanların ve genç tasarımcıların ezberbozan yaklaşımlara sahip olmaları artık biraz daha mı zor?
Aslında çok fazla imkanları olduğunu düşünüyorum. Araştırma yapmak, seyahat etmek ve ilham bulmak için bir sürü olanakları var. Ancak dünyada olanlar zihinsel anlamda onları yoruyor. Savaşlar, doğa olayları, ırkçılık... Tüm bu dramatik olaylar belirli bir gerilime neden oluyor. Çağımızın tehdidi bu bence. Bunlarla birlikte tek bir şeye odaklanarak yaratıcı olabilmek genç tasarımcılar için zor.
Türkiye’nin ilk moda girişimcilik merkezi olma özelliğine sahip İstanbul Fashion Incube’da tasarımcılarla yaptığınız birebir görüşmelerin ardından izlenimleriniz nasıl?
Koleksiyonların çoğunun kalitesinden ve tasarımcıların uluslararası pazarda varolma azimlerinden etkilendim. Çok azının kendi kültürlerinden ilham alıyor olmasına şaşırdım. Şahsen Türk geleneklerini, yerel kostümleri, Osmanlı kumaşlarını ve desenlerini çok seviyorum.
Tasarımlarınıza geri dönecek olursak sanat, müzik, teknoloji ve popüler kültürün değişik öğelerinden etkileniyorsunuz. En çok neler ilgi alanınıza giriyor?
Kabileler ve ritüeller benim için çok önemli. Papua Yeni Gine’de yaşayan bir kabileyi, herhangi bir altkültürden daha ilham verici buluyorum.


Irkçılığa dikkat çekmek istediğiniz 2014 sonbahar-kış koleksiyonunuza Crossed Crocodiles Growl adını verdiniz.  Mesajınızı tasarladıklarınızla nasıl ilettiniz?
Koleksiyonun üzerinde çalışırken Putin, eşcinsel karşıtı propaganda yasası çıkardı. Ben de bunu çok güçlü bir şekilde podyuma taşımak istedim. Stop Racism sloganını Rusça, Arapça ve İngilizce olarak sprey boyayla tüylü şapkaların üzerine yazdım. Bence her yaratıcı bireyin sesini yükselterek olayların değişimine önayak olması gerekiyor.
Defilelerinizde erkekleri topuklu ayakkabı, korse ve etek giymiş olarak gördük. Genel cinsiyet algılarını yıkmak sizin için ne kadar önemli?
Cinsiyet her zaman ilgilendiğim konulardan oldu. Geçmişte cinsiyetle alakalı görüşlerimi daha çok ifade ederdim. Döngüsel olarak çalışıyorum ve zaman zaman cinsiyet bu döngülerin içinde daha yoğun bir şekilde yer alıyor. Bunları yaparken erkek modasının sınırlarını zorlamayı da her zaman hedefledim. Bu sınırın çok hassas olduğunu biliyorum ve onun üzerine basmaya da hiç niyetlenmedim.
Kadın modası çok daha esnekken daha konvansiyonel olan erkek modasını seçmenizin sebebi nedir?
Erkeklerin sınırlarını değiştirmenin daha cazip olduğunu düşünüyorum.


30 yıldır tasarım yapıyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda “Geçmişte daha gözü kara ve deneyseldim” diyor musunuz? Yaşla cesaret arasında bir ilişki var mı?
Üç yıl önce Antwerp ve Melbourne’da Dream the World Awake adlı retrospektif sergim oldu. Tabii ki o zaman geriye dönüp baktım. Kariyerimin ilk 10 yılında daha cesur olduğumu görebiliyorum. Cüretkar şeyler yapma konusunda hevesliydim. Diğer taraftan yaşlandıkça olgunlaşıyorum ve bazı şeyleri yapmam daha kolay hale geliyor. Bugün, 20 yıl önce yapamadıklarımı gerçekleştirebiliyorum. Sanırım yaşlanmak bana iyi geldi.
Sokak modası markalarından biri bir tasarımınızı kopyaladığında bunu markanızın Facebook sayfasında “We hate copycats” (Taklitçilerden nefret ediyoruz) yazarak afişe ettiniz. Taklit edilmekten korunmanın bir yolu var mı?
Ben kolay kopyalanabilen giysiler tasarlamıyorum ama yine de taklitler ortaya çıkıyor. Müşterilerin artık heyecan arayışı içinde olduklarını görüyorum. Sıradan markalarda heyecan bulamazsınız. Ancak bu, kopyalama gerçeğini değiştirmiyor. Bunu herkes biliyor ve kabulleniyor. Sokak modası markaları ilk başta biraz çekimserdiler. Rei Kawakubo ve Karl Lagerfeld gibi tasarımcılar onlar için koleksiyon hazırlayınca yaptıklarını meşrulaştırdılar.
1980 yılında moda dünyasının başına gelen en iyi şeylerden biri gerçekleşti ve sizin de dahil olduğunuz altı Belçikalı tasarımcıyla birlikte avangart modayı efsaneleştiren The Antwerp Six kuruldu. Günümüz modasında bu kadar heyecan verici bir şey var mı sizce?
Hayır. The Antwerp Six tamamen kendiliğinden ve tesadüfi bir şekilde oluştu. Hepimizin tek isteği Belçika’dan dışarı çıkmak ve Londra’ya gitmekti. Moda tarihi olmayan, dilini kimsenin anlamadığı ve hiçbir şekilde modayla özdeşleştirilmeyen Antwerp’te sıkışıp kalmıştık. Altımız birden tasarımlarımızı bir minibüse doldurup yola koyulduk.
The Antwerp Six’ten Martin Margiela ve Ann Demeulemeester markalarından ayrıldılar. Sizce bu üzücü değil mi?
Tabii ki. Alexander McQueen’in intiharı ve John Galliano’nun aktif olarak tasarım yapmıyor oluşu da üzücü. İnanılmaz fikirleri olan harika tasarımcılar artık moda sahnesinde değiller.

*Röportaj, XOXO the Mag'in Ekim sayısında yayınlandı.

20/11/2014

Kurtlarla koşun ey kadınlar


Birlikte çalıştığım zeki ve yetenekli bir kadın, bana Ortabatı'da yaşayan büyükannesini anlatmıştı. Büyükannesi için gerçek anlamda iyi zaman geçirmek, Chicago trenine binmek ve başında kocaman bir şapkayla Michigan Avenue'da bütün dükkanların vitrinlerine bakarak dolaşmak ve şık bir hanımefendi gibi yürümekti. Rastlantı eseri ya da kaderin bir cilvesi sonucunda bir çiftçiyle evlendi. Buğday tarlalarının ortasına taşındılar ve duruma en uygun büyüklükteki o zarif, küçük çiftlik evlerinde duruma en uygun sayıdaki çocukları ve duruma en uygun kocasıyla çürümeye başladı. Bir zamanlar sürdürmüş olduğu o "önemsiz" hayata ayıracak zamanı yoktu artık. Çok fazla "çocuk" vardı. Çok fazla "kadın işi" vardı.
Yıllar sonra bir gün mutfak ve oturma odasının yerlerini sildikten sonra, en güzel ipek bluzunu giydi, uzun eteğini düğmeledi ve iri şapkasını iğneledi. Kocasının çiftesini ağzının tavanına dayadı ve tetiği çekti. Onun önce neden yerleri sildiğini yaşayan her kadın bilir. Aç kalan ruh o kadar acıyla dolu olabilir ki, kadın artık onu taşıyamaz. 

Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes