24/03/2015

Pop feminizm


Entelektüel ve politik boyutları olan feminizm, Beyoncé, Jennifer Lawrence ve Emma Watson gibi popüler kültür ikonları sayesinde sahneye çıktı. “Meşhur olmak” feminizme yaradı mı?


2014, feminizm kelimesinin senesiydi. İngilizce sözlük Merriam-Webster’ın internet sitesinde en çok aranan kelimeler arasında beşinci sırada o vardı. Time dergisinin 2015’te yasaklanmasını önerdiği kelimeler listesinde yine ona rastladık. Dergi, daha sonra gelen tepkiler üzerine bir özür yazısı yayınlarken, kelimeyi “kara listeye” almak istemesinin nedenini de açıkladı: “Feminizmin kendisiyle ilgili bir problemimiz olmasa da bu hareket, ne zamandan beri neredeyse her ünlünün, sanki partisini açıklamak zorunda hisseden bir siyasetçi gibi, ortalara çıkıp bu konuda kendi duruşunu mutlaka beyan etmek zorunda hissettiği bir harekete dönüştü? Feminizmin üzerinde duralım durmasına ama bunu yaparken onu, bir Susan B. Anthony (kadınların seçme-seçilme hakkı mücadelesinin öncü isimlerinden) yürüyüşünde etrafa konfeti gibi saçtığımız bir etikete dönüştürmekten de vazgeçelim.”

Bu konuda düşünmeye başlarken ben de tam olarak aynı kanıdaydım. Feminist olduklarını iddia eden popüler kültür ikonları, gerçekten de öyle miydiler? Judith Butler, Simone de Beauvoir, Virginia Woolf, Sylvia Plath, Leyla Erbil ve Tezer Özlü’nün kadınlar ve kadınlık halleri üzerine yazdıklarının yanında ünlülerin feminizm söylemleri biraz “light” kalmıyor muydu? Dahası, uğruna sert mücadeleler verilen bu kavram şimdi PR çalışmalarına alet olmuyor muydu? Feminizmin entelektüel bir boyutu olmalıydı ve bu da popüler kültürle yan yana gelemezdi. Bunları düşünerek eğlence dünyasının feminist meşhurlarını kendimce burun kıvırdığım bir sırada, Amerikalı yazar Roxane Gay’in kısa süre önce yayımlanan Bad Feminist adlı kitabından bir alıntıyla karşılaştım. “Kötü feminist yaftasını resmen kabulleniyorum. Böyle yapıyorum çünkü kusurluyum ve insanım. Feminist tarihçe konusunda aşırı derecede bilgili değilim. Bazı zevklerim, kişisel özelliklerim ve fikirlerim ana akım feminizmin çizgisinde olmayabilir ama yine de ben bir feministim. Kadınlar ve erkekler için fırsat eşitliğine inanıyorum.” Belki de feminizmi bu kadar basite indirgeyerek daha iyi anlayabiliriz. En nihayetinde ben de modayı seven, Sex and the City’yi izlemekten hiç bıkmayan, moda dergilerinin sayfalarında kaybolmaya bayılan bir feministim. Çelişkili mi? Belki.

Feminizmin şöhretli hali

2014’te öyle çok ünlü isim feminizm bayrağını taşımaya gönüllü oldu ki. Beyoncé, geçtiğimiz ağustos ayında MTV Video Müzik Ödülleri’nde büyük puntolarla yazılmış feminist kelimesinin önünde Flawless (Kusursuz) parçasını seslendirdiğinde olay yarattı. Aynı parçada Nijeryalı yazar Chimamanda Ngozi Adichie’nin “Hepimiz feminist olmalıyız” başlıklı konuşmasından alıntılar yapmış olması da cabasıydı. Son olarak, Cinsiyet Eşitliği bir Mit başlıklı bir yazıya bile imza atarak, kadın ve erkeğe eşit hak ve fırsatlar tanınmadığını söyledi. Şaşırtıcı olsa da feminizmi sahiplenen ünlüler kervanına Miley Cyrus da katıldı. “Dünyanın en büyük feministlerinden biriymiş gibi hissediyorum çünkü kadınlara hiçbir şeyden korkmamaları gerektiğini söylüyorum” diyerek duruşunu sergiledi. Taylor Swift, Lorde, Emma Watson, Jennifer Lawrence, Claire Danes ve Amy Poehler de “Feministim” diyenler arasındaydı. Kimileri onları alkışladı, kimileriyse bu ünlüleri feminizmi şöhretlerine alet etmekle suçladı. İkonik tasarımcı Karl Lagerfeld de tıpkı ünlüler gibi feminizm “modasına” uydu. Chanel’in 2015 ilkbahar-yaz sezonu defilesi feminist bir protesto eşliğinde sergilendi. Modeller ellerinde ‘Kadınlara öncelik’, ‘Tarih kadının hikâyesidir’ ve ‘Erkekler de hamile kalsın’ yazan pankartlar taşıyarak defileyi sonlandırdılar. Böylece feminizm podyuma da çıkmış oldu.
Feminist dergi Amargi’nin editörü Aksu Bora’ya konuyla ilgili görüşlerini sorduğumda, için için ünlüleri yerden yere vurmasını bekliyordum. Ne de olsa o esaslı bir feministti: “Çok şükür ki ‘hakiki feminist’ belgesi veren bir kurumumuz yok, feminizme giriş sınavı falan da yok. Bir kadın feminist olduğunu söylüyorsa, öyledir. Tapınak rahibeleri gibi ona buna ‘yo, ondan feminist olmaz’ diyenlere bakmayın siz; parayla imanın kimde olduğu belli olmaz! Ben ünlülerin de ünsüzlerin de feminizmi sahiplenmesine seviniyorum. Çok bayıldığım bir feminizm türü olmasa da, ‘ünlüler geldi, feminizmi bozdu’ gibi bir şey düşünmüyorum. Eğer PR çalışmalarının parçası olarak feminizmi sahipleniyorlarsa daha da güzel. Demek ki ‘feminizm öldü’ çığırtkanları haksızmış; feminizmin hâlâ ‘gideri’ varmış.”
Cinsiyet eşitliği fikrini kitlelere ulaştırmayı başaran ünlüleri ille de iyi veya kötü feminist kategorisine sokmaya çalışmak yersiz belki de. Onların temsil ettikleri feminizm türüyle ilgili kafa yormak daha doğru.

Güçlenen kadınlar
Tarihin en ünlü feministlerinden yazar, düşünür, aktivist Simone de Beauvoir, 1976 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda, “Feminist, genel eşitlik için mücadele etmektedir, kadının en az herhangi bir erkek kadar önemli, geçerli olabilme hakkı için” demişti. Popüler kültürün bir parçası olan meşhur kadınlar, farklı girişimlerle erkeklerle eşit olunabileceğini ispatlamayı başardılar. Kendi ayakları üstünde duran, para kazanan, özgürce tercihlerini yapan bu ünlüler, günümüzün güçlenen kadınlarının göz önünde olan simgeleri haline geldiler. İkonik figürlerin başını çektiği bu güçlenme genel anlamda feminist hareket için ne anlama geliyor acaba? Aksu Bora bu duruma eleştirel bir yaklaşım getiriyor. “21. yüzyılın kadın yüzyılı olacağını söylüyorlardı. Bunun ekonomik-siyasal gelişmelerle yakından ilişkisi var. Kapitalist piyasa, daha önce olmadığı kadar güçlü bir biçimde kadın emeğini çağırıyor. Çünkü esnek çalışma ve ‘gayrı maddi emek’ denilen emek türü, giderek çalışmanın temel biçimi haline geliyor. Bu emek biçimi de kadınların zaten bildikleri, yatkın oldukları biçim. Fıtraten değil tabii, tarihsel olarak böyle. Dolayısıyla, kadınların, en azından kentli, eğitimli, orta-üst orta sınıftan olanların ‘girl power’a katılmaları, piyasanın istediği bir şey. Kadınlar açısından bu, bir tür güçlenmeye işaret ediyor elbette: Yuvayı yapan dişi kuş olmaktan, kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü kadına doğru bir dönüşüm. Bu dönüşüme şüpheyle bakmama sebep olan bir şey varsa o da, feminizmin politik bir hareket olmaktan çıkıp bir tür yaşam tarzı, kişisel güçlenme haline gelmesi. "Benim bedenim, benim kararım" sloganında olduğu gibi. 1970'ler feminizminin o güçlü ‘our bodies, ourselves’ (bedenimiz bizimdir) sloganını böyle tuhaf bir hale sokmak, tam olarak bahsettiğim dönüşümü gösteriyor. Biz'den ben'e, oluş'tan karar'a. Oysa politik bir hareket her şeyden önce kolektiftir. Kişisel güçlenmeden çok daha fazlasını ister: Dünyayı değiştirmeyi; yeni bir dünya kurmayı.”

Pop feminizmin kolektif olduğunu söyleyebilmek biraz zor. Popüler kültür ikonlarının “Başardım” madalyasıyla birlikte feminizmi yakalarına takmaları, idealize edilmiş bir kadın tipi yaratma riski taşıyor. Güçlü, başarılı ve kusursuz bir kadın. Bu ‘girl power’ prototipinde başarısızlığa, zayıflığa ve kusurlara yer yok gibi görünüyor. Oysa feminizmin gayesi, her türden kadının gücüyle toplumda kadın ve erkeğin her anlamda eşit olmasını sağlamak değil mi?

*Vogue Türkiye Şubat sayısında yayınlanmıştır.

18/03/2015

Kozaya çekilmek


Jean Cocteau ile ilgili bir hikaye anlatayım: Yirmilerinin başında, o zamanlarda kendini ses geçirmez odasına kapatmış çalışan Proust'u görmeye gider. Ona birkaç işini gösterir ve Proust der ki, "Çok iyi bir yazar olabilirsin ama topluma dikkat et. Dışarı çık, sosyalleş ama bunu hayatının ufak bir bölümüyle sınırlı tut." Ki bunu söyleyen Proust, gençliğinde Paris'te hızlı bir sosyete hayatı yaşamıştır. Ancak "iş" ile "hayat" arasında seçim yapması gereken zamanı da bilir. Bu yalnızca röportaj vermek veya kendinden bahsetmekle ilgili değil - toplumun içinde, en basit anlamıyla insanların içinde - ne derece yer aldığınla, kendine ve başkalarına etkileyici görünmek için saçma sapan harcadığın zamanla ilgili.


18/02/2015

Reddetme sanatı


Ah trendler... Bizi baştan çıkarıp sonra da ortadan kaybolan trendler... Sizinle arama mesafe koyup kendimi keşfe çıkıyorum.


Hiçbir zaman körü körüne trendlerin takipçisi olmadım ama stilimin her sezonun ruhuna göre biraz tesir altında kaldığını inkâr edemem. Yüzlerce defile görüntüsü, modayla ilgili Instagram fotoğrafları, yeni giysiler derken pek çok kez sezon trendlerinin ufak ufak gardırobuma sızdığını fark etmişliğim var. Geçenlerde, Fransız trend tahmin ajansı Nelly Rodi’nin 2015 ilkbahar-yaz sezonunu irdeleyen kitabını karıştırırken okuduğum bir soru uzun süre zihnimde asılı kaldı: “Peki ya arkadaşlarımızın sayısını yüzlerle ifade ettiğimiz günümüzde, aslında tanımak istediğimiz esas kişi kendimizsek?” Modada tüm trendlerin çöpe atılması ve “normalleşmek” bile “normcore” adıyla bir trende dönüşmüşken kendimi tanımaya ve kimliğimi bulmaya hazır mıydım acaba? Trend ve giysi sarmalından çıkıp içimize dönmenin bir yolu olmalı diye düşündüm. Meşakkatli bir süreç olsa da, zaman, giysileri oburca tüketmek yerine trendlere “Hayır” diyerek biraz durma zamanı.

Yeni avcıları
Hepimiz öyle ya da böyle görselliğe bağımlıyız. En son ne zaman telefonunuzu elinize alıp Instagram’a hızlıca göz attığınızı düşünün. Ya da Pinterest’teki sokak modası fotoğrafları arasında ilham biriktirdiğinizi. Yeniliğe olan açlığımızı bir türlü doyuramıyoruz. Teknoloji sayesinde mesafeler kısalıp dünya giderek küçüldüğünden, kitleler halinde yeninin peşinden koşturuyoruz. Aynı kaynaklardan beslendiğimiz için de her yeninin özgünlük ömrü çok kısa oluyor. Böylece, her şey gelip geçici heveslere dönüşerek hayatımızın yeniler yığıntısının üzerinde birikiyor. Hele ki moda söz konusu olduğunda!
Vakti zamanında bir gazeteci, haute couture üstadı Cristobal Balenciaga’dan bir sonraki sezona dair yeni fikirlerini öğrenmek istediğinde “Hanımefendi, benim asla yeni fikirlerim olmaz” cevabıyla karşılaşmıştı. Yeniyle nefes alıp veren moda dünyasına karşı ne radikal bir duruş! Peşine takıldığımız bir sonraki trendle efsunlanırken bu cümleyi kulağımıza küpe yapmakta fayda var.

Modanın gelgitlerine karşı
Trendlere hayır diyebilmek için her şeyden el etek çekip inzivadaki bir keşiş misali yaşamamız gerekmiyor aslında. Fakat içe dönmek, zamanın ruhuna bir nebze olsun kulakları tıkamayı gerekli kılıyor. Kendimizi dinlemek için sükûnete ihtiyacımız var. Ancak bu sayede içimizden gelen seslere kulak kabartıp varoluşumuza dair aklımıza takılanlara kafa yormaya başlayabiliriz.  Bu sesler bize kim bilir neler söyleyecek.
Belki, seçtiğimiz kıyafetleri üzerimize giymek yerine, yarattığımız imajı giydirdiğimizi fark edeceğiz. Ya da giysi tercihlerimizi yaparken kimliğimizi bir kenara bırakıp belirli bir gruba aidiyet kazanmaya öncelik verdiğimizi göreceğiz. Ne olursa olsun arayışlarımız ve keşiflerimiz bizi daha önce ayak basmadığımız bir yere taşıyacak: Gerçek kimliğimize.
“Stil ikonu” etiketini kovalamak nafile. Sadece kendiniz olmanız yeterli. 27 senedir aynı elbise modelini giyen Amerikalı heykeltıraş Michele Oka Doner’a bir bakın. Women in Clothes adlı kitapta trendsavar tarzıyla ilgili şöyle diyor: “Hepimiz aşırılığımızda boğuluyoruz. Biz diyorum. Toplumumuz. Tüketime özendirmenin değerli bir sunak olmadığı da ortaya çıktı. Bu yüzden eksiltin.” Tarzının kilit kelimesi, “eksiltmek.” 1987 yılında Roma’da bulduğu, kaftanla Rönesans cüppesinin karışımı olarak tanımladığı bir elbiseyle gerçek anlamda özgün bir tarz yaratmış olan bu kadın, bugün aynı elbise modelinden 40 taneye sahip. Çok özel durumlar dışında bunlardan başka bir şey giymiyor.

Kimlik arayışı
Antik Yunan dönemi filozofu Epiktetos’un “Öncelikle kim olduğunu bil ve sonra kendini buna göre süsle” demesinin üzerinden yüzyıllar geçmiş olabilir. O gün olduğu gibi bugün de kendini bilmek ve kimliğini aramak emek ve sabır istiyor. Bu arayışta sorgulamak, durmak, düşünmek, ruhumuzun derinlerine inmeye çalışmak ve yüzleşmek var. Kolay değil ama denemeye değer. Neden mi? Çünkü giydiğimiz kıyafetler kimliğimizin aynası. Giysileri üzerimize yapıştırarak karton stiller oluşturmak çok kolay. Ama kimliğimizi bulup tam olarak bizi biz yapan giysileri seçerek özgün tarzımızı inşa edebiliriz. İşte o vakit trendler de vız gelir tırıs gider.

*Vogue Türkiye Ocak sayısında yayınlanmıştır.

07/01/2015

Giysiler zırh mıdır?

İş hayatında başarıyı yakalayan kadınlar için modanın sadece giyinmekten ibaret olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Londra’da açılan bir sergi; moda, kadınlar ve güç ilişkisini sorguluyor.


Giysiler konuşurlar. Dile gelip, giyinip kuşanana dair her şeyi ifşa etmezler ama kişinin kimliğini görsel yolla deşifre ederler. Seçilen her kıyafetin karşınızdakine mesajlar taşıması da bundan. Floral desenli fırfırlı bir gömleğin anlattıklarıyla, jilet gibi bir takım elbisenin dillendirdikleri aynı değil. Giysilerin iletişim gücü iş hayatında daha da artıyor. 80’li yılların kocaman vatkalı ceketlerinin, erkek hakimiyetindeki iş dünyasında varolmaya çalışan kadınların silahı olduğunu unutabilir miyiz? Neyse ki kadınlar ve moda o günlerden bu yana epey yol aldı. En azından artık vatkalarını zırh gibi kuşanmıyorlar!


Güçlü kadınların geçit töreni
Londra’da bulunan Design Museum’daki “Women Fashion Power” sergisi, moda, politika, finans ve sanat gibi farklı alanlarda söz sahibi üst düzey yöneticilerin modayla ilişkilerine bakarken modanın son 150 yıllık sürecini ele alıyor. Üç bölümden oluşan sergi, gelmiş geçmiş en etkili giyinen 16 kadının fotoğraflarıyla başlıyor. Eşinin ölümünden sonra otorite sağlamak için erkek giyiminden kodlar kullanan Mısır firavunu Hatşepsut ve Hillary Clinton burada. 150 yıllık moda tarihçesi bölümündeyse, korseden kurtuluştan pantolon giyiminin yaygınlaşmasına kadın modasındaki devrimler anlatılıyor. Son bölümdeyse günümüzün güçlü kadınlarının kıyafetleri, onların modaya dair görüşleriyle birlikte sergileniyor.
Bu güçlü kadınlar arasında Net-a-Porter’nin kurucusu Natalie Massenet, moda tasarımcısı Vivienne Westwood ve top model Naomi Campbell var. Bu isimler modayla özdeşleşmiş oldukları için onlara rastlamak şaşırtıcı değil tabi. Ancak Paris’in ilk kadın belediye başkanı Anne Hidalgo, Kazak finans grubu BATT’ın Başkanı Alfiya Kuanysheva ve İngiliz haber spikeri Kirsty Wark kuşkusuz serginin sürpriz katılımcılarından. Kariyerleriyle öne çıkan kadınların moda gibi “hafif” bir konuyla ilgili fikir beyan etmelerini bekler miydiniz? Mesela, Morgan Stanley’nin Asya Pasifik Başkanı Wei Sun Christianson’a kulak verelim: “Erkeklerin dünyasında çalışmama rağmen uyum göstermek için feminenliğimi bastırmamaya karar verdim.” Bir yanda feminenlik kutlanırken, diğer yanda rahatlığa paye veriliyor. İngiliz hayır kurumu Kids Company’nin kurucusu ve yöneticisi Camila Batmanghelidjh, yönetim kurulu toplantılarına ayağında Crocs’larıyla katılıyor ve “Eğer etkilemek için giyinirseniz çok etkileyici olmazsınız” fikrini savunuyor. Londra’nın ünlü butiği Browns’un sahibi Joan Burstein da serginin öznelerinden. “Giydiklerim sayesinde kendimi daha önemli hissettim mi? Asla. Giysilerimle kendimden emin olmalıyım” sözleriyle modayla güç ilişkisine kendi yorumunu katıyor.



“Women Fashion Power” sergisini 26 Nisan 2015 tarihine kadar gezebilir ve modanın dönüştürücü gücü üzerine kafa yorabilirsiniz.

*Vogue Türkiye Aralık sayısında yayınlanmıştır.