01/07/2015

Düğün elbisesi sendromu


Erkekler tek bir smokinle sayısız düğün davetine katılırken kadınlar neden her düğün için farklı elbise peşinde koşuyor? Gelin, elbise arayışının altında gizlenen gerçeklerle yüzleşelim.


Kız arkadaşlarım bana “Bu yaz katılacağım beş düğün daveti var. Ne giysem” sorusunu yönelttiklerinde düğün maratonunun başlangıç düdüğü çalıyor. Mağazalar geziliyor, elbiseler deneniyor. Nedense bir önceki yaz alınan elbiseler gardıropların derinliklerinde kaderlerine terk ediliyor. Çünkü her düğünde “yeni bir kadın” olmak gerekiyor. Arkadaşlarımın sordukları bu masum görünen soru, ilk defa bu sene bende başka türlü bir yankı uyandırdı. Düğünde giyilecek olan elbiseye bu kadar anlam atfedilmesinin sebebi nedir acaba? Birkaç saatlik bir etkinlik için neden onca çaba sarf ediliyor? Yaz boyunca her düğüne aynı elbiseyle katılmak söz konusu olamaz mı? Erkeklerin üzerlerine takım elbiselerini geçirip gittikleri düğünler için giyinmek nasıl oluyor da biz kadınlar için bu kadar mühim bir mesele halini alıyor?

Klinik psikolog ve psikanalist Elise Ricadat ve Lydia Taieb, kaleme aldıkları Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok adlı kitapta giyinmeyi oynamakla özdeşleştiriyorlar. “Eğer küçükken her kadın bebeklerini giydirerek oynadıysa yetişkinliğe erdiğinde giyinmek oyuncu bir yaratıcılıkla kendisini iyi hissetmesine, artık kadın olan bedenini, sürekli evrim halinde olan bedenini anlamlandırmasına izin verir. Bazı kadınlar için giysi, kadınlığın işbirlikçisi, insanın başkalarına göndermeyi arzuladığı kendi imajının yaratıcı bir ifadesiyse de, diğerleri için işler farklıdır. Giyinmek artık bir oyun değildir, kadınları kadın olanın evreninden dışlanacakları korkusuyla aksine davranmanın yakışık almayacaklarını düşündükleri bir kapana kıstırır.” Giyinmek oyun olmaktan çıktığında giysilere, olması gerekenden fazla anlam yükleniyor.  Düğüne giyilecek elbiseye hayat memat meselesi gözüyle bakmak buna örnek gösterilebilir. Bitmek tükenmek bilmeyen elbise arayışı, aslında kadının kimliği ve varoluşuyla ilgili başka arayışlarının üzerini örtüyor. Bulunacak elbisenin bir boşluğu dolduracağı sanılıyor fakat bu hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Tek bir elbisenin kişiye aradığı kadınlığı bahşetmesi tabi ki mümkün değil.

Ricadat ve Taieb, “Üzerime giyecek hiçbir şeyim yok” cümlesinin kadınlığın yolunu kaybettiğinin göstergesi olduğunu öne sürüyor. “Burada artık ne yazık ki oynamak değil, gerçek bir kimliksel zorluğa karşılık vermeye çalışmak söz konusudur. Giysi arayışı, burada farklı derecelerde kadınlığın bir acısını, bir varoluş acısını, kendilik imajının kırılganlığını işaret eder. Giysi, yokmuş gibi algılanan bir beden üzerinde içsel bir boşluğu saklamaya çalışarak kadın olarak kendini ifade etmenin tek yolunu oluşturduğunda, kadın kimliğinin oluşumunda bir kusur olduğunu anlamak gerekir.”

Giysilerle var olmak
Alınan her düğün davetiyesiyle birlikte “Ne giyeceğim” diye düşünmeye başlayan kadın için elbise bulmaya çalışmak bir kaygı kaynağına dönüşebiliyor. Çünkü “o” elbisenin, perinin sihirli değneği misali bir etkisi olacağına inanıyor. Kadın, kendisini baştan yaratacağına inandığı elbiseyi bulma ümidiyle mağaza mağaza dolaşırken aradığı elbise mi, yoksa kendisi mi acaba? Kendini ararken iç dünyasına dalmak yerine neden mağazalara koşmayı tercih ediyor? Oysa yalnızca içine dönerek kadınlığı ve kadın kimliği hakkında fikirler toplayabilir.

Bu noktada, “Kadın süslendiği zaman ben’ini kendi eliyle seçip yarattığını sanır” diyen Simone de Beauvoir’ı hatırlayalım. Bu tür bir yanılsama içerisinde kimlik ve varoluş, giysiler üzerinden tanımlandığında tehlike çanları çalıyor demektir. Düğünde giyilmek üzere seçilen elbise kimliğin tamamlayıcı olabilir pekâlâ. Fakat sadece o elbiseyle üzerinize bir kimlik geçirebilmeniz mümkün olmaz.

Ricadat ve Taieb, kadınlığın içsel ve kendine has duygusunu temsil eden giysilere yatırım yapılmasından yanalar. Her kadının varoluş yolculuğunda yapacağı keşifler bu giysilerin bulunmasına yardımcı olacaktır elbette. Mesele, kimliğinizi tamamen giysilerin eline teslim etmemek.
*Vogue Türkiye Haziran sayısında yayınlanmıştır.

02/06/2015

Instagram detoksu


Kurulduğu 2010 yılından bu yana aktif bir Instagram kullanıcısıyım. Sayısız görselle birlikte deneyimlerimi seyirlik bir malzeme haline getirip tükettiğimi ve kendime yabancılaştığımı fark ettiğim için detoks yapmaya karar verdim. Teşhir fetişizminin çaresi detoks olabilir mi?


Anı kıskıvrak yakalıyorum, donduruyorum, filtreliyorum ve her gün ortalama 70 milyondan fazla fotoğrafın paylaşıldığı uçsuz bucaksız görsel okyanusu Instagram’a yüklüyorum. Ardından ‘like’ların çetelesini tutmaya başlıyorum. Burada günde 2 buçuk milyar ‘like’ söz konusu ama olsun, her ‘like’ takdir görmek ve onaylanmak anlamına geliyor. İki boyutlu, ambalajlı kimliğimi cilalıyorum. Bir yandan takip ettiğim kişilerin hayatlarını dikizliyorum. Birinin yeni açılan bir mekanda fotoğrafı mı var? “Hemen gitmeli ve oranın fotoğrafını çekip Instagram’da paylaşmalıyım” diyorum. Böylece küçük Instagram klanlarından birinin mensubu olduğumu gösteriyor ve aidiyet duygumu doyuruyorum. Neredeyse saat başı telefonumu elime alıp Instagram’ı kontrol ediyorum. Kaçırdığım bir şey olmamalı! Tüm bunları yaparken benliğimden öylesine uzaklaşıyorum ki Instagram girdabının içinde kaybolup gidiyorum. Ne kendimi, ne de baktığım görselleri görebiliyorum. Tam anlamıyla bir körleşme yaşıyorum. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Aslı Tunç, “Instagram gibi sanal ortamlarda gerçek hayatta itici olabilecek kendini övme, kendine hayranlık, başkalarını hor görme gibi tavırlar oyunun kuralı haline gelebiliyor” diyor. “Burası alçakgönüllü olmanın bir “kaybeden” davranışı olarak görüldüğü bir dünya. Yapay ve içi boş bir özgüven içinde her daim âdeta “Bana bak, bana bak” diye yalvaran ve “like” almak için olmadık şeyler yapan Instagram kullanıcıları. İşte size Instagram’ın kısa özeti.”

Instagram’ın altın çağı
2012’de Facebook tarafından 1 milyar dolara satın alındığında Instagram’ın kullanıcı sayısı 30 milyondu. Bugün dünyada 300 milyondan fazla kişi Instagram kullanıyor. Instagram, 288 milyon kullanıcısı bulunan Twitter’ı sollamış durumda. Rakamlardaki bu inanılmaz artışta Facebook gibi bir devin etkisi olduğu yadsınamaz. Ancak insanların filtreledikleri bir fotoğraf karesiyle ne kadar mutlu, kusursuz, dertsiz ve tasasız olduklarını göstermek istemelerinin altında yatan daha derin bir neden olmalı. Amerikalı düşünür Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine adlı yapıtında her şeyin fotoğrafını çekme ihtiyacının sebeplerinden birinin tüketim mantığının kendi içinde bulunabileceğini öne sürüyor. “Tüketmek demek yakıp yok etmek, hepsini bitirmek ve bu yüzden, tazelenmeye gerek duymak demektir. Biz görüntüler üretip onları tükettikçe daha da fazla görüntüye ihtiyaç duyarız – sonra daha da fazlasına. Gerçekliğin doğrulanma ve tecrübe edilme ihtiyacının fotoğraflarla pekiştirilmesi, artık herkesin alışkanlık edindiği bir estetik tüketimciliktir.” Yaşamın her alanında tüketici olmak üzere koşullanmış günümüz insanı için Instagram, anlık ve tek atımlık tüketim “fırsatı” yaratıyor.

Kalabalık yalnızlık
Instagram’a yüklenen her fotoğraf insanın bir kez daha kendine tutulmasını sağlayarak narsisizmini besliyor. Takipçilerin huzurunda sahneye konan piyeste ne kadar alkış, yani “like” alacağınıza bağlı olarak özgüveniniz ve kendinize duyduğunuz hayranlık artıyor. Prof. Dr. Aslı Tunç, “Sosyal medyada tek umursadığımız ve ölesiye önemsediğimiz şey nasıl göründüğümüz ve başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü. Bıkıp usanmadan görüntü paylaşıyor, kendi sanal kimliğimizi bir heykeltıraş gibi biçimlendiriyoruz çünkü çirkin, başarısız ya da yalnız görünmekten müthiş korkuyoruz” diyor.

Instagram’da idealleştirilmiş görüntüler ve kimlikler kurgulanırken hakiki benlikler gözden kayboluyor. Gerçeklik algısı da netliğini yitiriyor ve hayat “–mış gibi” yaşanmaya başlanıyor. Psikanalist Karen Horney’in 1950’de yayınlanan Nevrozlar ve İnsan Gelişimi kitabından bir alıntı bu durumu mükemmel şekilde özetliyor. “Ve dünya büzüldü, son sibernetik devrimin yarattığı teknolojiyle her gün biraz daha gözler önüne serilen sonsuz olasılıklarla birlikte küçüldü, küçüldü. Kendi küçük dünyasında, en temel ihtiyaçlarından yoksun bırakılan, sevgisizliğe, nefrete itilen küçücük insan, kendisi olmanın verdiği umutsuzlukla, orada, bir yerlerde onu bekleyen sonsuz seçeneklerin varolduğu duygusuyla, olmadığı bir şey olmaya, “ideal” olmaya karar verdi. Gündelik yaşamın ezici zorunluluklarından kurtulup, sonsuz güçlere ulaşmak için Faust gibi şeytanla anlaşma yaptı. Benliğini sürgüne gönderdi. Ruhunu sattı. Kendine yabancılaştı. Kendini, benliğini, doğallığını, özünü kaybetti. Kendi yarattığı mekanik, robotsu dünyanın mekanik bir parçası oldu.” Horney bu kitabı yazdığında ne akıllı telefonların, ne de Instagram’ın esamesi okunmuyordu ama öngörülü düşünceleri bugüne ışık tutuyor. Tüm teknolojik cihazlarımızla hangimiz mekanikleşmedik ki?

Çare detoksta
Bir süredir Instagram’a her gün sadece bir kez bakıyorum. Fotoğraf paylaşımlarımda da ciddi bir düşüş var. İçinde bulunduğum anı gerçekten yaşamakla, o anı bir fotoğraf karesine dönüştürmeye çalışmak arasında nasıl bir fark olduğunu görmeye başladım. Kendimi ve insanları fotoğraflar üzerinden seyretmek yerine doğrudan bakıyorum. Görüntüler daha net.

*Vogue Türkiye Mayıs sayısında yayınlandı. 

20/05/2015

Souq'ta bir zanaatkâr


Karaköy'e ruh kazandıran Souq'ta bu hafta sonu Dedemin Çarıkları var. Zanaatkâr dedemin el emeği çarıklarını keşfetmek ve bana "Merhaba" demek isterseniz beklerim :)