08/12/2014

Moda hayatta mı?

Istanbul Fashion Incube tasarımcılarına danışmanlık vermek üzere şehre gelen Belçikalı tasarımcı Walter Van Beirendonck’la günümüz modasının ahvalini ele aldık.  


Erkek modasını uçlara taşımaktan çekinmeyen bir tasarımcı Walter Van Beirendonck. Tasarımlarıyla, zamanın sosyo politik olaylarına kendine has oyunbaz üslubuyla tepki veriyor. Tasarımcı kimliğinin yanı sıra Antwerp’te bulunan Royal Academy of Fine Arts’ta profesör olan Van Beirendonck, moda tasarımcısı adaylarını yetiştiriyor. 30 yıl önce ziyaret ettiği İstanbul’a bu kez geliş nedeni İstanbul Fashion Incube’un 10 tasarımcısıyla görüşüp onlara yön vermekti. Tasarımcılara verdiği en iyi öğüt, moda alanında çalışan herkesin kulağına küpe olacak türden: “Sabırlı olun, çok çalışın ve başarmak istediğiniz şeye odaklanın. Moda dünyasında hiçbir şey kolay değildir!”

Şu anki halet-i ruhiyeniz nasıl?
Uzun bir döngünün sonundaymışım gibi hissediyorum. Bir yandan yorgunum, diğer yandan da yaptığım işlerin sonuçlarından memnunum. İki haftalık tatilin ardından eylül ayıyla birlikte yeni bir döngüye giriş yaptım. Bir işkolik olduğumu itiraf etmeliyim. Çok sayıda farklı işle aynı anda uğraşmaktan zevk alıyorum ve bu bana enerji veriyor.
Modanın son zamanlardaki ruh hali hakkında ne düşünüyorsunuz?
Genel olarak biraz sıkıntılı çünkü para, pazarlama ve lüks holdinglerin boyunduruğu altında. Yaratıcılık geri plana düşmüş durumda. Farkını ortaya koymaktan çekinmeyen genç tasarımcıları özlüyorum. Bugün moda dünyasına baktığımızda en ses getiren işleri oldukça yaşlı tasarımcıların yaptıklarını görüyoruz. Yeni tasarımcılar ve yetenekler olmasına rağmen korkarım ki seslerini duyuramıyorlar. 


1990 ilkbahar-yaz koleksiyonunuzla birlikte modanın öldüğünü ilan etmiştiniz. Şova katılanlara dağıtılan gazete Walter Worlwide News’in manşetinde “Modayı kim öldürdü? Tecavüz ya da seks cinayeti?” diye sormuştunuz. Bu cinayetin faillerini bulabildiniz mi?
Moda dünyasına karşı eleştirilerim olduğu için bu sloganı seçmiştim. Bu dünyayı halen eleştirmeye devam ediyorum. Lüks moda holdinglerini canavar olarak adlandırmaya cüret edebilecek çok fazla tasarımcı olduğunu sanmıyorum. İnsanlar, öyle bir gazete dağıtmamın pazarlama stratejisi olduğunu düşünebilirler. Oysa ki bu tür şeyleri üzerlerinde çok fazla düşünmeden tamamen spontan bir şekilde gerçekleştiriyorum. İlk başta bana Belçika’dan gelen, acayip şeyler tasarlayan tuhaf adam gözüyle bakılıyordu. Neredeyse 30 yılın ardından yaptıklarımda belirli bir vizyon olduğunu anlamaya başladılar.
Moda, dev bir sektöre dönüştü. Bu sektörün bir parçası mısınız? Yoksa yabancısı mısınız?
Hem bir parçası hem de yabancısıyım. Her koleksiyonumun bir hikayesi olması benim için çok önemli. Dünyada olup bitenlere karşı tepkimi gösterebildiğim, sesimi duyurabildiğim koleksiyonlar... Aslında bu da beni biraz “yabancı” kılıyor.
1985’ten bu yana Antwerp’te Royal Academy of Fine Arts’ta eğitmensiniz. İstanbul’da da Fashion Incube’un tasarımcılarına danışmanlık verdiniz. Moda eğitimi alanların ve genç tasarımcıların ezberbozan yaklaşımlara sahip olmaları artık biraz daha mı zor?
Aslında çok fazla imkanları olduğunu düşünüyorum. Araştırma yapmak, seyahat etmek ve ilham bulmak için bir sürü olanakları var. Ancak dünyada olanlar zihinsel anlamda onları yoruyor. Savaşlar, doğa olayları, ırkçılık... Tüm bu dramatik olaylar belirli bir gerilime neden oluyor. Çağımızın tehdidi bu bence. Bunlarla birlikte tek bir şeye odaklanarak yaratıcı olabilmek genç tasarımcılar için zor.
Türkiye’nin ilk moda girişimcilik merkezi olma özelliğine sahip İstanbul Fashion Incube’da tasarımcılarla yaptığınız birebir görüşmelerin ardından izlenimleriniz nasıl?
Koleksiyonların çoğunun kalitesinden ve tasarımcıların uluslararası pazarda varolma azimlerinden etkilendim. Çok azının kendi kültürlerinden ilham alıyor olmasına şaşırdım. Şahsen Türk geleneklerini, yerel kostümleri, Osmanlı kumaşlarını ve desenlerini çok seviyorum.
Tasarımlarınıza geri dönecek olursak sanat, müzik, teknoloji ve popüler kültürün değişik öğelerinden etkileniyorsunuz. En çok neler ilgi alanınıza giriyor?
Kabileler ve ritüeller benim için çok önemli. Papua Yeni Gine’de yaşayan bir kabileyi, herhangi bir altkültürden daha ilham verici buluyorum.


Irkçılığa dikkat çekmek istediğiniz 2014 sonbahar-kış koleksiyonunuza Crossed Crocodiles Growl adını verdiniz.  Mesajınızı tasarladıklarınızla nasıl ilettiniz?
Koleksiyonun üzerinde çalışırken Putin, eşcinsel karşıtı propaganda yasası çıkardı. Ben de bunu çok güçlü bir şekilde podyuma taşımak istedim. Stop Racism sloganını Rusça, Arapça ve İngilizce olarak sprey boyayla tüylü şapkaların üzerine yazdım. Bence her yaratıcı bireyin sesini yükselterek olayların değişimine önayak olması gerekiyor.
Defilelerinizde erkekleri topuklu ayakkabı, korse ve etek giymiş olarak gördük. Genel cinsiyet algılarını yıkmak sizin için ne kadar önemli?
Cinsiyet her zaman ilgilendiğim konulardan oldu. Geçmişte cinsiyetle alakalı görüşlerimi daha çok ifade ederdim. Döngüsel olarak çalışıyorum ve zaman zaman cinsiyet bu döngülerin içinde daha yoğun bir şekilde yer alıyor. Bunları yaparken erkek modasının sınırlarını zorlamayı da her zaman hedefledim. Bu sınırın çok hassas olduğunu biliyorum ve onun üzerine basmaya da hiç niyetlenmedim.
Kadın modası çok daha esnekken daha konvansiyonel olan erkek modasını seçmenizin sebebi nedir?
Erkeklerin sınırlarını değiştirmenin daha cazip olduğunu düşünüyorum.


30 yıldır tasarım yapıyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda “Geçmişte daha gözü kara ve deneyseldim” diyor musunuz? Yaşla cesaret arasında bir ilişki var mı?
Üç yıl önce Antwerp ve Melbourne’da Dream the World Awake adlı retrospektif sergim oldu. Tabii ki o zaman geriye dönüp baktım. Kariyerimin ilk 10 yılında daha cesur olduğumu görebiliyorum. Cüretkar şeyler yapma konusunda hevesliydim. Diğer taraftan yaşlandıkça olgunlaşıyorum ve bazı şeyleri yapmam daha kolay hale geliyor. Bugün, 20 yıl önce yapamadıklarımı gerçekleştirebiliyorum. Sanırım yaşlanmak bana iyi geldi.
Sokak modası markalarından biri bir tasarımınızı kopyaladığında bunu markanızın Facebook sayfasında “We hate copycats” (Taklitçilerden nefret ediyoruz) yazarak afişe ettiniz. Taklit edilmekten korunmanın bir yolu var mı?
Ben kolay kopyalanabilen giysiler tasarlamıyorum ama yine de taklitler ortaya çıkıyor. Müşterilerin artık heyecan arayışı içinde olduklarını görüyorum. Sıradan markalarda heyecan bulamazsınız. Ancak bu, kopyalama gerçeğini değiştirmiyor. Bunu herkes biliyor ve kabulleniyor. Sokak modası markaları ilk başta biraz çekimserdiler. Rei Kawakubo ve Karl Lagerfeld gibi tasarımcılar onlar için koleksiyon hazırlayınca yaptıklarını meşrulaştırdılar.
1980 yılında moda dünyasının başına gelen en iyi şeylerden biri gerçekleşti ve sizin de dahil olduğunuz altı Belçikalı tasarımcıyla birlikte avangart modayı efsaneleştiren The Antwerp Six kuruldu. Günümüz modasında bu kadar heyecan verici bir şey var mı sizce?
Hayır. The Antwerp Six tamamen kendiliğinden ve tesadüfi bir şekilde oluştu. Hepimizin tek isteği Belçika’dan dışarı çıkmak ve Londra’ya gitmekti. Moda tarihi olmayan, dilini kimsenin anlamadığı ve hiçbir şekilde modayla özdeşleştirilmeyen Antwerp’te sıkışıp kalmıştık. Altımız birden tasarımlarımızı bir minibüse doldurup yola koyulduk.
The Antwerp Six’ten Martin Margiela ve Ann Demeulemeester markalarından ayrıldılar. Sizce bu üzücü değil mi?
Tabii ki. Alexander McQueen’in intiharı ve John Galliano’nun aktif olarak tasarım yapmıyor oluşu da üzücü. İnanılmaz fikirleri olan harika tasarımcılar artık moda sahnesinde değiller.

*Röportaj, XOXO the Mag'in Ekim sayısında yayınlandı.

20/11/2014

Kurtlarla koşun ey kadınlar


Birlikte çalıştığım zeki ve yetenekli bir kadın, bana Ortabatı'da yaşayan büyükannesini anlatmıştı. Büyükannesi için gerçek anlamda iyi zaman geçirmek, Chicago trenine binmek ve başında kocaman bir şapkayla Michigan Avenue'da bütün dükkanların vitrinlerine bakarak dolaşmak ve şık bir hanımefendi gibi yürümekti. Rastlantı eseri ya da kaderin bir cilvesi sonucunda bir çiftçiyle evlendi. Buğday tarlalarının ortasına taşındılar ve duruma en uygun büyüklükteki o zarif, küçük çiftlik evlerinde duruma en uygun sayıdaki çocukları ve duruma en uygun kocasıyla çürümeye başladı. Bir zamanlar sürdürmüş olduğu o "önemsiz" hayata ayıracak zamanı yoktu artık. Çok fazla "çocuk" vardı. Çok fazla "kadın işi" vardı.
Yıllar sonra bir gün mutfak ve oturma odasının yerlerini sildikten sonra, en güzel ipek bluzunu giydi, uzun eteğini düğmeledi ve iri şapkasını iğneledi. Kocasının çiftesini ağzının tavanına dayadı ve tetiği çekti. Onun önce neden yerleri sildiğini yaşayan her kadın bilir. Aç kalan ruh o kadar acıyla dolu olabilir ki, kadın artık onu taşıyamaz. 

Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes


20/06/2014

We are all liars

Cumartesi günü Istanbul International Arts & Culture Festival'da dinlediğim fotoğrafçı Peter Beard'a göre hepimiz yalancıyız. İlk kez 1955 yılında Afrika'ya giden ve hayatı boyunca o toprakların gerçekliğini fotoğraflayan Beard'ın bu cümlesi zihnime nakşoldu. Yılın yarısını New York'ta, diğer yarısını Afrika'da geçiren fotoğrafçı, yaşamak için sürekli yok ederek varolan yapay ve yüzeysel gelişmiş ülke insanlarını (kendisi de dahil) eleştirdiğini söyledi. 
Avrupalıların Afrika'yı sömürerek zenginleşme politikasının kıtayı ne hale getirdiğini hepimiz biliyoruz. Ama güneybatı  Afrika'da bulunan Namibia'daki Herero kabilesinin başına gelenleri bilmiyor olabilirsiniz. 19. yüzyılın sonunda Alman sömürgecilerin geldiği topraklarda, nüfusun yüzde 80'i yapılan soykırıma kurban gitti. Kabile, 1915'te sömürgecileri altetti ve beklenmedik bir şey oldu. Sömürgecilerle birlikte oraya gelen Hristiyan misyoner kadınların Viktoryen kıyafetleri, Herero kadınlarının giyim kodu haline geldi. Capcanlı desenler ve boynuz formlu saç aksesuarları, bu kadınların sıkıcı Viktoryen tarzına getirdikleri muazzam yorum oldu. Bu "gerçek" kadınları yakından tanımak isterseniz Conflict and Costume: The Herero Tribe of Namibia kitabını edininiz.





28/05/2014

Ansızın gelebilirim



Şubat ayından bu yana birbirimizden ayrı kaldık. Ama ara sıra kapını çalmamda bir sakınca yok değil mi blog?